Interviews

 

Dün/Yesterday
2018

Neğşirvan Güner/ Yeni Yaşam gazetesi

“Dün” sergisinin bize yönelttiği soru ne? Ya da kendinize bir cevap mı?

Aslında bir soru cevap kadar net bir şey değil ‘Dün’ sergisi. Bir soru – cevap karşılaşmasından çok biriktirdiklerini çıkarmak, daha fazla içinde tutamamak, haykırmak.. Yani daha hisle ilgili bir şey, duyguyla, var olma, var olabilme haliyle ilgili bir şey. Biraz da varlık yoklukla, yok olmak -yok etmek – yok saymakla ilgili bir şey.

Daha çok kendi hislerinizden mi yola çıktınız?

Genel olarak, daha önceki yıllarda yaptığım resimler net şeyler söyleyebilen resimlerdi. Formlar daha net ve her şey çok kontrollüydü. Zaten o zaman resim yapmadan önce zihnimde ne yapacağımı bilerek başlıyordum. Kâğıdın, tuvalin ve boyanın akışında bir ortaklık, buluşma ve temas oluyordu. Ama şimdi biraz akışa bırakma durumu bu. Uzun zamandır “Tahakküm” üzerinde düşünüp duruyorum. Bir anlamada tahakkümü elden bırakma hali de diyebiliriz. Önce kontürler yok olmaya başladı ve o belirsizliği sevmeye başladım. Sonra hep yaptığım ve artık yapabildiğim şeyleri silmeye ve yok etmeye başladım. Silinenin altında kalan, yok olmayanı sevdim. Bu eylemi farklı malzemelerle denedim. Ortaya çıkan işler biraz beden diliyle de buluşmaya ve “Dün”e doğru gitmeye başladı.

Serginin iki çıkış noktası var. Biri Bataille ve ölüm diğeri ise Foucault ve iktidar bu ikiliyi buluşturmanızın sebebi ne?

Her an her yerde iktidarı hissetmiyor muyuz? Çocukluğumuzdan bugüne kadar, sadece iktidarın profili değişiyor ama hep var. Hele ki kadınsanız.. Evde babanın iktidarı, sonra okul- devlet baba girer devreye, hayatınıza giren erkekler, iş arkadaşlarınız…her an her yerde. Kücük bir kız çocuğu olarak bu iktidarla tanışırsınız ve hayat başlar. Sağlam bir pratiktir aslında. Kadınların, lgbti bireylerin ve toplum içinde ötekileştirilmiş herkesin dayanma gücünü iktidar ile erken tanışmasından dolayı aldığını düşünüyorum. Önceleri bu iktidarla ne yapacağımı bilemedim. İktidar benim hayatımda korkmam gereken bir şey mi, savaşmam gereken bir şey mi, yenmem gereken bir şey mi, ben bu iktidarla ne yapacağım? İktidar sahibi olmalı mıyım? Bu soruların cevabını bulamadım ve bilemedim. Ama bu iktidar varlığını, her başımı kaldırdığımda yeniden başımı öne eğmem için kendini hissettirdi. Bütün bunlarla beraber yaşarken o iktidarın gücünü nasıl kullandığına şahit oluyorsun, yetişkin oldukça iktidarın dilini çözmeye başlıyorsun, hatta zaman zaman iktidarın kendisi sana iktidar olma hakkını vermeye başlıyor. Bütün bunlar tahakküm üzerine düşünmeme ve üretmeme sebep oldu ve tabii ki çalışmalarıma yansıdı. Boya üzerindeki iktidarımı bir yana koyup, karşılıklı diyaloğa, tesadüfe, akışa izin vererek yüzeyle aramda karşılıklı hemhal olma, anlama, sürece bırakma gibi hallere açmış oldum kendimi.

Peki ölüm…

Ölümle ilgili bir sürü hal var. İnsanın eceliyle ölmesi var, bir de öldürülmek ve yok edilmek diye bir şey var; yaşam hakkının elinden alınması.

Yok edilmek, yok olmak… Son yıllarda, uzun zamandır, her gün yeni bir ölüm haberi duyuyoruz, her seferinde kahroluyoruz, sonra arkadan yenisi geliyor, birinin yasını tutamadan diğeri, birine sarılamadan, bir başkası, acılar birbirine karışıyor. Bu kadar acı birbirine karışmışken hayatımıza hiçbir şey olmuyormuşcasına devam etme hali simülasyon bir hayat gibi. Havada acı var, isyan var, yas var. Duyarak, yaşayarak şahit oluyoruz. Bu şahitlik hali ile acıyıpaylaşmadan, dayanışmadan, sarılmadan, yas tutmadan bunun üstesinden gelmek zor.

Eski röportajlarınızın birinde, ‘daha çok insanın iç meseleleriyle ilgilendiğinizi’ söylemişsiniz. Ama bu sergi aslında topluma ya da sanat dünyasına bir sesleniş, “Bakın her şey sıradan gitmiyor aslında. Sadece görmek isteklerimizi görüp, görmek istemediklerimizi de görmüyoruz” diyorsunuz. Bu noktaya sizi ne getirdi?

Aslında sesleniş değil, haykırış var çünkü ben hiç kimse değilim yani halklara, uluslara seslenemem. Bu benim bir isyanım, feryadım, çığlığım, burada sessiz bir çığlık var diyebiliriz. İçimden bir çığlık kopuyor. Biri sizin canınızı acıttığı zaman istem dışı bağırırsınız ya, bu da böyle bir bağırış. Dolayısıyla eski röportajımda söylediğim gibi yine bir iç mesele. Ama kaynağını dışardan alan bir iç mesele. Hayat değişiyorsa, ben değişiyorum ve yaptıklarım değişiyor. Hayatın akışı değişiyor. Demek istediğim bu bilinçli bir yönlendirme değil.
Bir arkadaşım “sen aslında vicdan talep ediyorsun” demişti, bu benim çok hoşuma gitmişti. Evet, vicdan talep ediyorum. Yüzleşmek, anlaşılmak, dinlemek, anlamak, nezaket, sakinlik, paylaşmak… bu tamamen insanı davranışları talep ediyorum aslında.

Özür dilemedikçe vahşileşen bir toplum dönüştük. Git gide daha sert, daha aç gözlü, daha vurdum duymaz, daha acımasız, daha çok bağıran bir sürü insan… Bu yüzden dağlara, taşlara, nehirlere çevirdim yüzümü.

Nisan’da yapacağınız serginin başlığı olarak “Dağların taşların ağladığı gün”ü neyi temsil etmek için seçtiniz?

Uzun zamandır öyle bir gün, her gün öyle bir gün. Az önce de bahsettiğim gibi insanlarla aram açılmaya başladı ve doğaya yöneldim. İnsana bakmak istemiyorum artık, dağa bakmak istiyorum, taşa bakmak istiyorum. Yani taşla konuşasım var. Taşa anlatasım var. Onun anlatacaklarını dinleyesim var. çünkü bu kadar şeyi dağlar taşlar duydu insanlar duymadı mı diye düşünüyorum? Dağlar taşlar ağladı, ama insan ağlamadı. Sen ağlamadın mı diye sormak istiyorum. Bir de o dağ, o taş, ağaçlar, ormanlar orada duruyor, onlar bizim bildiğimizden, gördüğümüzden daha fazlasına sahip, daha fazlasını biliyorlar.

Son olarak neler söylemek istersiniz?

“Dün” e ait cevapları Nisan’daki sergide bulabileceğinizi ümit ediyorum. Teşekkürler.

 

Doğu Akdeniz Üniversitesi Kadın Araştırmaları Merkezi yayını
Kadın 2000 dergisi için özel bir sayı 

Ahu Antmen ile röportaj

1-Kendinizi feminist olarak nitelendirir misiniz?

Daha önce ki yıllarda bu soru beni hep düşündürürdü, hemen bir cevap veremezdim, kendimi bir şey olarak tanımlarsam onun sorumluluğu ve gerekliliği gibi yaşıyormuyum acaba ? ne kadar dürüstüm bu konu da ?… gibi düşüncelerim olur ve net tanımlardan korkardım hep. Zaman içinde feminizmin tanımını dahi bilmeyecek kadınlardan o kadar feminist yaklaşımlar gördüm ki bunun tanımla değil kadın olarak yaşamak, farkın da olarak yaşamak, direnç göstererek yaşamakla eş değer bir durum olduğunu fark ettim. Bunu fark etmemi sağlayan sanat çevresi içinde ki kadınlar değil çeşitli sosyal çevrelerden tanıdığım, dertleştiğim, sorunlara çözüm aradığım kadınlar oldu. Bunu bana mesleğim sağladı. Ben bir okul da öğretmenlik yapıyorum ve dolayısı ile birbirinden çok farklı kadınlarla tanışma fırsatı buluyorum. Sosyal konum olarak birbirimizden çok farklı yerler de duruyor olsak bile bir çok nokta da kadınlarla uzlaşabiliyor, fikir birliğine varabiliyordum…ne de olsa ortak dert ve problemlere sahiptik yada dünyayı anlama ve öğrenme süreçlerinde benzer aşamalardan geçmiştik, aynı ayıplar, aynı yasaklar, benzer tahakkümler ile birbirimizi çok daha kolay anlar olmuştuk. Bunlara yaşam pratiği içinde direnç gösterirken buldum kendimi ve artık kendimi bir feminist olarak tanımlayabilirim.
Ben küçük bir kız çocuğu iken karanlıkta ışıkları yanan evlere bakıp şu anda acaba kaç kadına tecavüz ediliyordur diye düşünüyordum. Küçük bir kız çocuğu için fazla karanlık ama bir o kadar da gerçek.
Ben kendimi feminist olarak tanımlamadan önce başkaları beni feminist olarak tanımlamaya başlamıştı bile, bu bir sürü kadın için aynı diye düşünüyorum.
Geçen gün derste bir öğrencim bir cümlem üzerine “ hocam siz feminist mi siniz ?” dedi ve hiç düşünmeden ve gururla “evet” dedim, o da bana gülümseyerek “ben de” dedi.

2-Kendinizi feminist bir sanatçı olarak nitelendirir misiniz?
Kadın olmam, sanatçı olamam ve feminist olamam birbirinden ayrılamaz yada benden ayrılamaz.

3-“Kadın sanatçı” nitelemesinden rahatsız oluyor musunuz?
Bir meslekten bahsederken cinsel kimlik eklemek oldukça gereksiz geliyor kulağa. O kişinin cinsel kimliğini belirterek mesleğini söylerken o mesleğe o cinsel kimliğin katkısı nedir acaba? Ve cinsel kimlikleri kadın ve erkek olarak kısıtlamakta ayrıca bir sorun zaten. Fakat kazanımlar açısından bakarsak rahatsız olma halimi erteleyebilim.

4-Üretiminizde cinsiyet kimliğinizin bir etkisi olduğunu
düşünüyor musunuz?

Ben bir kadın olarak hayatımı sürdürüyorum, bu toplum da bir kadın olarak var oluyorum, dünyaya kadın olarak bakıyorum ve işlerimi de kendimden yola çıkarak üretiyorum ama kadın olmakla ilgili işler üretiyorum anlamına gelmiyor söylediklerim. “Kadın olmak” ve özellikle “Türkiye’ de kadın” olmak üretimimi elbette etkiliyor. Ben bu toplum da bir kız çocuğu olarak büyürken kadın olmanın bunun bütün kodlarını, şifrelerini toplaya toplaya büyüdüm bütün bunlardan sıyrılıp iş üretmek yerine bu tahakkümle baş etme gücünden güç alıp üretmek benim üretim biçimim haline geldi.

5-Sanatçı kimliğiniz diğer kimliklerinizin önünde midir?
Hepimiz bir sürü kimlikle yaşıyoruz, anne, öğretmen, kadın, sanatçı, sevgili…benim için bu kimliklerin birinin diğerinin önüne geçmemesi, birbirine karışmaması yada birbiri ile hiç temas etmemesi çok mümkün değil. Hiç birini kendimden koparamayacağım gibi birini diğerinin önüne geçirmem de gerekmedi. Sürekli değişen hayatımızın içinde öncelik sırası da değişiyor sanırım ve bu öncelikleri bizim seçebildiğimizi pek düşünmüyorum.

6-Ürettiğiniz yapıtların cinsiyet kimliği bağlamında yorumlanması sizi rahatsız eder mi?
Hayır, üretirken başkalarının ne diyeceği, nasıl yorumlayacağı, ne düşüneceklerini düşünerek üretmezsiniz. Üretim nasıl özgür bir süreçse sonrasında ki yorumlar da kontrol edilemez. İşimi paylaştığım andan itibaren o işle ilişkim değişiyor zaten , o iş benden kopuyor.

7-Sanat ortamlarında (galeriler, sanat piyasası, yayın dünyası, müzeler, sanat tarihi vb.) kadın olmanızdan kaynaklanan herhangi bir ayrımcılık yaşadığınızı düşünüyor musunuz?
Kadınların alanda daha az yer kapladıkları, galerilerin, sanat piyasasının erkekleri tercih ettiği gerçeği çok açık. Ama başka bir durum var ki bütün bu ayrımcılığa rağmen kadınların üretimlerinin güçlü olduğu da çok net. Sanat alanı, kaygılarını, dünyalarını, cesaretlerini izlediğim ve işlerinin gücünü hissettiğim, hayran olduğum, kadınlarla dolu.

 

Gelecek Queer /Future Queer
2015

Agos


Havaya Karışan/That Melts Into Air
2015

Artnivo

Açık Radyo


 

Nehir Altı Nehir/River Under River
2013

Artfulliving

Bir+Bir


Tahrip Koleksiyoncusu/ Collector of Devastations
2010



 


Bahar Temizliği / Spring Cleaning
2006

 

 

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir