Reviews

Pranganı Seç ve Gülümse

İlk olarak: Orhun, O. (2016, 10). Pranganı Seç ve Gülmüse. Istanbul Art News (35), s. 30.

Çıkışsızlık hissi, bireysel olmanın ötesinde kimi zaman toplumsal bir görünüm alır. Böyle durumlarda ona kuşatılma diyoruz. Bireysel çıkışsızlık, kişinin mevcut imkânları ve yetileri ile beklentileri arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanır, oysa kuşatılma belli bir toplumsal grubun başka bir güç tarafından kıstırılması, mümkünse hareketsiz bırakılması, değilse hareketlerinin belli bir yöne kanalize edilmesidir. Burada amaç her şeyden önce fetihtir. Fethedilecek şey, kuşatılan grubu tanımlayan özellikleri ve onun topyekûn benliğidir. Bir toplumsal grubun felç edilmesi, toplumsal bir grup olarak kıpırdayamaz hâle getirilmesi, doğru terimlerle konuşursak paralize edilmesi için; yani benliğin fethi için, o gruba bağlı kişilerin tek tek yalnızlaştırılması, gündelik hayhuyda, idare ve içtihatta korkutulması, susturulması, toplumsal benliğini yitirmiş olan diğer kimselere benzetilmesi gerekir. Başa dönersek kuşatanın stratejisi kişinin, aslında kendisinin olmayan çıkışsızlıklara bireysel olarak hapsedilmesi ve ona ancak belli hayalî kurtuluşlar takdim edilmesinden ibarettir. Toplumsal bütünlüğe karşı yığınlaşma, bireysel varoluşa karşı aynılaşma anlatısıdır bu: “Pranganı seç,” der kuşatan, nihayet zafer kazanmış bir vaziyette ve muktedir halde, “Pranganı seç ve gülümse.”

Peki, kimlerdir bu kuşatma altında tutulanlar? Burada bize –zaman zaman– yardımcı olan araçlardan biri de malum olduğu üzere, sanat. Nitekim Sanatorium’da 25 Eylül’den itibaren izlenebilecek Geceden Karanlık isimli kişisel sergisinde Fulya Çetin, bize bu ezilen gruplardan birini gösteriyor. Hem de oldukça çarpıcı bir zamanda, kuşatmanın başarıya ulaştığı, fethin neredeyse tamamlandığı anda. Bir tarafın kutlama imgelerinin diğer tarafın matemi olduğu bir ortamda…
Uzun bir dönemdir, toplumsal olarak baskılanan grup, katman ve kesimlere ve bunların egemenlerle olan çelişkili ilişkilerine ve mücadelelerine odaklanan Çetin’in bu sergisinde de tema benzer: Eril tahakküm altında baskı altına alınan kadınlar ile aile, toplum ve devlet ilişkisi.
Kadın ezilmişliği, toplumsal yapıdaki kurucu eşitsizliklerden biri. Özel olarak Türkiye’deki erkek egemenliğinden dem vurduğumuzda ise, korkunç boyutlara ulaşan baskıya tanık olmakla kalmıyor, her geçen gün yaşanan vak’alarda egemenlik unsurlarının nasıl da erkekleri/erkekliği koruduğunu hayret ve kızgınlıkla gözlemliyoruz. (Daha doğrusu bu satırların yazarı heteroseksüel bir erkek olduğu için süreci ancak gözlemleyebiliyor. Kadın okurlar içinse bu bir gözlem değil, yaşamsallığını iliklerine dek hissettikleri bir varoluş mücadelesi hâline çoktan bürünmüş olmalı.) Fulya Çetin’in sergisinin önemi de bu noktada: O, şu kritik zaman diliminde, kuşatma tüm kadınlığı sararken, ona rest çeken, yarıp geçen, kimi zamansa teslim olan, ama teslimiyeti ile asla barışmayan kadınları görünür kılmaya çalışıyor.
Yağlıboya resimler ve kimi video yerleştirmelerden müteşekkil sergide, tanıdık kimi imge ve devinimler, ezilenden yana tetikleyici anlamlar kazanarak izleyiciyi tanıklığa zorluyor. Sözgelimi bir buket çiçeği ya da bir kırmızı kurdeleyi, sadece tekdüzeliğin iç sıkıntısı olarak sunmuyor Çetin bize, onları görünen ve alışılageldik anlamlarının perdesini yırtan birer gösterge hâline büründürüyor. Bunu yapabilmesinde resimsel alanın daraltılması (ve kimi zaman da genişletilmesi), kontrastın akıllıca kullanımı ve yine kimi zaman –yeterince değil– tuş tekniklerinin belli belirsiz resim içinde değişkenlik göstermesinin rolü büyük. Ama dahası var, Çetin’in aynı zamanda öğretmen kimliğinden kaynaklı olan muhtemel pedagojik bakışı, bağlamından yalıtılmış nesnenin uyarıcı nitelik taşıyabileceğine ilişkin bilgiye sahip ya da en azından kendisi bu bilgiyi sezinliyor. Örneğin giyilmemiş bir cübbenin, sanki içinde görünmez biri varmışçasına tüm azametiyle zamansız ve mekânsız bir kendilikte süzülüşü, akışkanlığı ve yayılımı bu uyarıcı bilginin temsil edildiği en güzel –ne var ki biraz da tanıdık– örneklerinden biri.
Devletin, ki bu noktada onun erkek olduğunu dile getirmemiz gerekiyor, zor aygıtlarından yargı gücü ile hapsedilmiş kadınlar, mevcut toplumsallık tarafından aileye mahkûm edilmiş kadınlar, gündelik rutinlerinde, örtülü bir deliliğin çıkmazında kendine sığınan kadınlar… Çetin’in görünür kıldığı kimseler bunlar…
İlginç olduğuna inandığım bir anekdotla yazıyı sonlandırmak isterim: Topbaşı Bimarhanesi’nin son, Bakırköy’deki akıl hastanesininse ilk başhekimi, modern Türk psikiyatrisinin efsanevî kurucusu Mazhar Osman, “Türk kadının nasıl olması gerektiğine dair görüşlerini”, “zevcelik ve validelik” olarak açıklar. Ona göre “Türk kadının sinirlerini bitiren mânâsız kıskançlıkları ve ev dirliksizlikleridir. Oysa genç kadınların neşelerini daima muhafaza etmeleri gerekir. Neşe sıhhati düzeltir, hayatı uzatır.” Eğer kadın bu yolda değilse, Osman’a göre “esaslı bir terbiye”den geçirilmelidir. [1] Cumhuriyetin kurucu kuşağının kadına bakışı, bu araçsal neşe ve terbiye diyalektiğinden geçer. Aradan geçen bunca yılda, toplumun, devletin ve tüm kısıtlayıcılık kurumlarının (okul, iş, aile, mahpus, vb.) ancak kendi mantık çizgisini devam ettirebildiğini görmek sahiden üzücü.
5 Kasım’a kadar Sanatoium’da devam edecek Geceden Karanlık sergisinde Fulya Çetin, kadınlara dayatılmış bu araçsal neşe yerine, kısmen hüzünlü bir bakışı izleyicisine öneriyor. Prangayı seçip gülümsemektense işte bu hüzün, özgürleştirici…
Dipnotlar
[1] Akt. Kılıç, R. (2015). Deliler ve Doktorları: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Delilik. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, s. 129.
***
İlk olarak: Orhun, O. (2016, 10). Pranganı Seç ve Gülmüse. Istanbul Art News (35), s. 30.